Sonbaharı yolcu ettik, bir yandan kış sevdalısı olup bir yandan da kış burukluğu yaşıyorum. Kış burukluğu evet, her şeye akım keşfedercesine isim koymadan, sorumluluk yüklemeden yapamıyorum. Soğuk havası dışında insanların sabahın köründe güneşi selamlamadan ( bu güneş selamlamasını hangi insan evladı dilime doladıysa neyse) toplu taşımalarda yitip giden gençliğimizle birlikte, güneşin doğuşunu işe giderken karşılıyoruz. Sabahın erken saatleri en verimli saatlerimiz olabilir tamam da, uykumuzun en derin olduğu saatlerde uyanıp binbir telaşla işe gitmeyi kim buldu da normalleştirdi ve biz bunu ne ara sindirebildik? kafamın içindeki o paradoksa düşmeden kaldığım yerden gençliğimi öldürmeye devam ediyorum.
İnsanları gözlemlemeyi, konuşmaktan daha fazla sevdiğim için, o kasvetli sabahlarda insanların gözlerine yansıyan o mutsuzluk, gözlerinin içleri gülmüyor bile çünkü ışık olabilecek her türlü ihtimali ellerinden alındı bu insanların bir de günü en az zararla atlattığında duyduğu o kazanma duygusu, tabi bakan kör değilseniz o endişeli, kasvetli hava gibi o bakışların ardında bambaşka hayatlar olduğunu da görebiliyorsun.
Kafamda kentsel dönüşümler misali, birtakım yıkılışlar ayağa kalkışlar, kendimi toparlayışlar ve aynı hızla yokuş aşağı bırakışlarım, aynı yüzler, aynı bakışlar, aynı yalanlar, bencil olmaya zorlayan şartlar, giderek kendi kabuğuna çekilip düşünmemeye çalışan ancak içten içe çığlık atan insanlar ve çığlıkları duymayan, duysa da önemsemeyen uğultulu kalabalıklar.

Yorumlar
Yorum Gönder