Ana içeriğe atla

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET


Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet. 
Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğunu fark ediyorsun.

Sürekli "Ben ne istiyorum?" diye kendime sorduğumda, örneğin arkadaşlık ve dostluk üzerine olsun. Ailede gördüklerimiz belli bir yaşa kadar bizim normalimiz olur ve herkesin öyle yaşadığını düşünürüz. Ailedeki ebeveyn figürlerimizin biri nasıl bir insana dönüşüp dönüşmeyeceğimizin, diğeri ise nasıl insanlarla arkadaşlık ve dostluk kurup kurmayacağımıza yönelik çok güçlü izlenimler verdiğini düşünüyorum. Açıkçası, bunu baz alarak düşündüğümde aidiyet duygumda ilerleme kaydettiğimi ve çocukken iyi-kötü ne olduysa yetişkinlik hayatımda ihtiyaç duyduğum o ebeveyn formuna kendimi dönüştürdüğümü düşünüyorum.

Rekabetin yorucu bir hale gelmesi, çeşitli alanlarda bilgin ve becerinin olması mı, yoksa tek bir alanda o işin en iyisinin de iyisi olmak mı? Bu tarafta, çeşitli alanların getirdiği o bilgi birikiminin büyüsüne kapılarak, tek bir alanda "en iyisinin de iyisiyim" diyebileceğim bir yeteneğimin olmadığının farkına varıyorum.Sürekli değişim ve dönüşüm halinde olduğum zamanlardan geçiyorum. Bu dönemde, arka planda "başarısızlıklarım" beni hüsrana uğratsa da her günün sonunda olmak istediğin versiyonun ne yapardı? Şu anda yaşadığın en büyük problemin çözüldüğünü, ortada problem denen şeyin kalmadığını bilsen o versiyonun ne yapardı? Çözüm odaklı yaklaşım böyle olsa gerek 😇

Mükemmelliyetçilik, benim için çok idealize edilmiş bir yönde çünkü mükemmelliyetçi insanın hayatta kendi hayat konforunu etkileyecek türden başarısızlıkları olmaz. Sosyal izolasyon ile kendi içine kapanarak, sözde diğer insanlara karşı bir savunma mekanizması haline getirip reaksiyon almamayı kabul etmez. Bir dönem izlediğim dizideki hayata özenip (MODERN FAMILY 🫶) kendi hayatıma odaklanamamak mı, yoksa dizi karakterlerini izleyip hayatıma hiç girmemiş kişilerin eksikliğini yaşamak mı? Bu paradokstan çıkamadığım dönemleri de atlattık şükür. Sosyal izolasyona rağmen, ne kadar küçükken herkesle aynı sevgide kalacağımı düşünen, hayatımdaki insanlar ömrüm boyunca hep yanımda olacak, onlarla büyüyeceğim sanan biriydim; insanlar hayatımdan bir şekilde geçip gidiyor. Eskiden olsa üzülürdüm, şimdi ise “Herkesin bir yol ayrımı ve süresi olduğunu” o yüzden bazı insanların hayatlarında kötü karakter olarak anılabilmeyi kabullendim. Beynim nöroplastisitenin etkisiyle hangi şehirde olursam olayım "daha güzel anılar yaşamaya ve biriktirmeye" yönelik bu motivasyonun ışığında yaşadığım kandırılmışlığı bir kenara bırakarak, bana bir lütufmuş gibi sunulan her şeyi reddediyorum.

Birey olarak, kendimi geleceğimi bir adamın vicdanına, sevgisine, zorbalıklarına, günün sonunda aklımın karışmasına bırakmamalıyım. "Hayır" demenin tek kelimelik bir cümle olduğunu, gayet de sınırlarımı belli eden bir ifade olduğunu düşünüyorum.

Mükemmeliyetçiliğin idealize edilmiş formunu bir kenara bırakarak, aslında yüksek standartlarımın (şema dilinde) bir gün elimden gidebileceği korkusu, konfor seven yanımda bu korkuya eşlik ederek, sürekli üretken olmanın zorundalığıyla zihinsel yorgunluğumun farkında olmayışım. Başarısız olduğum her alanda o başarısızlığı telafi etme güdüsüne kapılarak, sürekli yeni dönüm noktası bulma çabam. Ya bir dur, bak bakalım bu başarısızlıkta farkına varmadığın ne var diye kendime soruyor muyum? Hayır, tabii ki. Dibi gördüğünde dipten başka gidecek yerin olmadığından yukarı çıkmanın gücünü başarısız olduğum alanları kabullenerek buluyorum ve "olmak istediğim versiyonum neyi farklı yapardı?" sorumluluğuna giriyorum. Ne bileyim bu cümle beni hep çok toparlıyor ve sürekli bir şeyleri deneme alışkanlığına döndürüyor. Onay beklediğim biri yok, çok şükür oraları aştım ama bir başarısızlığın telafisi başka dönüm noktasına itiyor. Oradan da başarısız olunca başka, başka... Anladınız, benim son şemalar bu halde.

Hayatımı boş geçirmekten korktuğum için, kendime edindiğim dertlerle çoğu zaman rutinlerimin dışına çıkmadan yaşasam da, 17 yaşındaki halim şu halimi görse çok mutlu olurdu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...