Ana içeriğe atla

CHERUB 👼



Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali.

Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım.

Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun. 

O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpırtı hissettim. Büyümüş ama hala içindeki küçük kıza borcu olan biri gibiydim. Adı gerçekten “Toyzz Shop” olan bir dükkandı. Ama içerideki oyuncaklar değil, kapının önünde bana bakan gözlerdi esas oyuncak olan. Evrenden düşmüş küçük bir kehanet gibiydi. Göz göze geldiğimiz anda zamanın sırtı kamburlaştı. Gözlerim doldu durup dururken sanki bir minyatür sahnede oynayan geçmişimle karşılaştım. Garip şekilde bir şefkat de vardı orada. Ne tam anlayabildim, ne de unutabildim.

Sonra Cherub çıktı karşıma. Gerçek hayatta değil belki ama iç sesimde, bazı kelimelerin taşıdığı anlamda.Bu bir “kişi” değil sadece "bir zaman,bir frekans,bir çağrışım" Bazen bir şarkıdaki melodik kırılma. Bazen terapide bahsetmeye çekindiğin bir anının kokusu. Bazen de sabaha karşı gözlerin dolarken gülmeye çalıştığın o an: “Dur lan bu sahne baya Oscar’lık.”

Şimdi dönüp baktığımda, Toyzz Shop’un önünde içime doğan o duyguyla, Cherub’un içimde kurduğu küçük içsel evin aynı dili konuştuğunu fark ediyorum. Biri vitrinde kalmış bir hissi tetikledi. Diğeri, içime bir dükkan kurdu.Ve esas mesele şu: Neden içimden geçip giden her şeye bir dükkan metaforu buluyorum? Belki de içsel yolculuğumun çoğu vitrinlere, etiketlere ve “alınmamış” oyuncaklara bakmakla geçiyor. Kim bilir? Belki de bazı duygular gerçekten satılmıyor. Sadece yaşanıyor. Ve bazı insanlar da satın alınmıyor (metaforik) ; sadece geçip gidiyorlar, ruhunun raflarına bir not bırakarak.

Terapide anlatacağım şeyler arasında bu da var: Duygusal kırılganlığımın nasıl yüksek bütçeli bir "biological humora" dönüştüğü. Mesela: Bazen kendimi beynimin acil durum toplantısında gibi hissediyorum. Amigdala “Tehlike var!” diye siren çalıyor, halbuki tehdit sadece bir WhatsApp mesajı. Frontal lob “Sakin ol, belki iyi niyetlidir” diyor, ego ise çoktan mikrofonu kapmış: “Cevap verme, gururunu ezdirme!” Kısacası, beynimde küçük çaplı bir nörolojik kaos yaşanıyor. Bir sinir hücresi bile bu yoğunluğu kaldıramazdı.Yani beyin toplantısı bitmeden ben çoktan duvara bakıp ‘Ben neyi yanlış yaptım acaba?’ moduna geçiyorum.

Ve sonra bir sessizlik. İçinde konsey toplanmış gibi: Kalbim, “Ben artık fazla mesai yapmayacağım,” diyor. Beynim, sanki yıllık izne çıktı ama kimseye haber vermemiş. Duygularım ise: “Sen kimsin?” diye sorguya çekiyor beni, sabıkalı muamelesiyle. Herkesin kendi ajandası var gibi görünüyor ama sadece ben hâlâ ne zaman dinleneceğimi bilmiyorum.Evrenin bana gönderdiği “hadi artık” sinyalleri, eski bir Windows XP uyarısı gibi: Ya sistem çöküyor, ya da ben güncellemeyi sürekli “Ertele” butonuna basarak atlıyorum.Terapide anlatacaklarım o kadar çok ki Google Drive’da klasör açsam yeridir. Ama yine de anlatırken içimde şu his oluyor: “Bana biraz sevgi, biraz güven istemiştim. Bu ne şimdi? Garanti kapsamı dışı travma mı geldi elime?” Bütün bu duygusal post-modern karmaşanın içinde hala şaka yapabiliyorsam, demek ki hala içimde iyileşecek bir yer var.

Toyzz Shop’ta gördüğüm o ışıklı scooter’dan da bahsetmiştim. O scooter’a ben de sahiptim. Hatta döneminin en havalı olanıydı. Beni o kadar duygulandıran şey, "çocukken alınan şeylerdeki sahici sevgiyi hatırlamaktı." Bugünlerde aynı netlikte sevildiğimi hatırlamıyorum. Bu, kendime değer vermediğim anlamına gelmiyor. Yalnız başıma iyileşme kabiliyetim var — ki bu da nadir bir süper güç. Ama bu, yakınlık kurma ihtiyacımı aştığım anlamına gelmiyor. 
Kamu spotu:İnsan dediğimiz canlı, sosyal bir varlık , sürekli değişim ve gelişim halinde. Kimseye ihtiyaç duymayacak hale gelene kadar kaç kere yalnız bırakılsa da yalnız yaşayamaz, anlamlı bağlar kuramazsa hastalanır ; sevilme ve anlaşılma ihtiyacınızı kendinize itiraf etmedikçe, kabullenmedikçe kendi içinde dengeye kavuşamama ihtimali artar.

Çünkü yüzeysellik, içimi çürütüyor,tükeniyorum. Karşıma çıkanların beni yorması, geriye çeken tavırları, gözlerini kısarak bakan insanların sürekli beni "Yine mi yetemedim?" duygusuna itmesi çok yıpratıcı.Hayat bir şekilde akıp gidiyor, evet. Ama biz arka planda hala hayatta kalmaya çalışıyoruz. Artık bazı şeylerin kolaylaşarak önüme gelmesini istiyorum. Çünkü sevilebilir olmaya dair bu kadar çabalamak cidden, insanın kredi notunu düşürüyor.

"Ve ben artık hayatın Toyzz Shop’una kırılganlığımı vitrinlemeden girmeyi öğreniyorum."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...