Ana içeriğe atla

MEDENİYETİN VAHŞİ CEHALETİ


https://youtu.be/auGvpX3Khbg  (Sehabe - Medeniyetin Vahşi Cehaleti)

https://youtu.be/EpPo5vjC2bE    (Hande Karacasu - Sessiz İstila kısa filmi)

Irmağın akışına öldük, terörüne öldük, yanlış kararına, imar affına öldük. Euro-dolar indeksine öldük. Dostuna düşmanına öldük. Hepimiz asker doğduk, öldük. Bir öldük, bin dirildik ; bin öldük. Bir yaşayamadık şu dünyada. Biri ihale zenginiyken, servetine servet katarken diğerinin eline iş-aş yazarak intiharı bir çıkış yolu olarak görmesi , bir bebeğin altın ve pırlantalarla dolu bir hayata gözlerini açarken diğerinin mama bile bulamaması. Günde 2 saat çalışan cami imamının en az 5-6 bin tl alıp , 12 saat çalışan işçinin asgari ücret alması , tiyatro, konsere gidemeden , ülke göremeden bir arabaya sahip olamadan gençliğimizi hevesimizi yitiriyoruz , bir tarafta saraylarda yaşayanların paraşütle işe alınan çocukları , diğer tarafta günlük insani şartların altında 12-13 saat çalışan ailenin evlatları biz sizinle yarışamıyoruz.
Envai çeşit adaletsizliğin üzerine kurulu bu dünyada, yaşadığımız şeyler , bir yerden sonra "ilahi imtihan" kavramının çok ötesinde tamamen , kulunun adaletsizliği olduğunu düşünüyorum. Savunduğum bir düşünce tarzı olmasa da , ülkede hakim olan bir düşünce var o da "Gelişmek ile zenginleşmenin farklı şeyler olduğu" ve bunu idrak edememe durumu. Mesela Araplar zengindir ama gelişmiş değillerdir. Bizde Araplara özeniyoruz gelişmek değil zenginleşmek istiyoruz. Bu yüzden bilgili ve kültürlü değil, paralı ve nüfuzlu insanlara saygı duyuluyor bu coğrafya da. İşin dini yorumunu yapmanın bana düşmeyeceği gibi bunu da din ile bağdaştırma sorunu var. Şahsi fikrim Arap gibi yaşamayı İslamiyet'le bağdaştıran sığ düşünceli, dogmatik siyasal islamcılara diyebileceğim tek şey yallah Arabistan'a olur ( yallah derken yalllaaahh diyerek içi dolu dolu vurgu yapmak önemli asıl olay vurgu da)
Herkes için eşit hakları savunmak senin haklarını eksiltmez. Nasıl birtakım olumsuz şeyleri savunmak için o mensup olunan kişi statüsüne sahip olmasakta haklarımızı savunabiliriz. Tıpkı hayvan haklarını savunmak için hayvan olmadığımız gibi , hekim haklarını savunmak için hekim, öğrenci haklarını savunmak için öğrenci , kadın haklarını savunmak için kadın olmak gerekmiyor.
Tarihler 12 Mayıs'ı gösterdiği bir günde , bir TV programında bir kadının istediği kıyafeti giymesi bir ahlak bekçisi tarafından suç ilan edildi. Oysa asıl suçlular kadınları kıyafetleri, ilişkileri, mesleklerini ve nicesini bahane ederek hedef gösteren şiddet uygulayanlardır. Asıl suçlular İstanbul Sözleşmesi'ni kanuna aykırı şekilde feshedilirken ses çıkarmaya korkan koltuk sahipleridir. Asıl suçlular, devletin tüm kurum ve kurallarını bir oyuncak haline getirip kendi gücü için sistemi bozanlardır. Zihniyet kirliliğiyle cinsiyetler üzerine birtakım normları dayatmaya çalışıp kontrol edebileceğini sanıp, güçsüzleştirmeye çalışanlardır.
TDK , "Sürtük" kavramı olarak yıllardır kendi sitesinde yazılı olan "fahişe" açıklamasını kaldırmış , gelecek davalarda hakaret olmaması ve tazminat çıkmaması için çalışan kurumlarımız var , böyle bir hizmet nerde görülmüş ama değil mi? Orwell'in 1984'ün içinde yaşıyoruz uzun süredir. Değersizleşme denilen kavramın bir cinsiyet üzerinden yapılması , bir cinsiyete benzetilerek yapılması kadar insan onurunu zedeleyen başka ne olabilir ki?
"Bulaşıklara da karışırız belki canımız isterse ama bulaşığı, temizliği, yemeği ve çocuk bakımını bize yıkan , üzerimize görev gibi yapıştıran toplumsal cinsiyet kalıplarına daha çok karışırız. Beyazlar bembeyaz olur mu bilmiyorum ama tabuları öyle bir yıkarız ki pırıl pırıl olur."
Her geçen gün kazancımız yüzlerce dolar eriyor. Değersizleşen sadece para veya ekonomimiz değil ki , değersizleşen tüm toplum. Emeklerimiz değersizleşiyor. Her geçen gün daha ucuza çalışan dünyanın en ucuz işçileri haline getiriliyoruz. Etkilenen sadece kriz olsa yine iyi , kendimize bakış açımız da etkileniyor. Gelecek kaygısı, stres desen had safhada, birbirilerimize karşı tahammülsüzlük , umutsuzluk yükleniyor bünyeye.
Hekime şiddet haberlerinin azalması (!) bile, ülkede dövecek hekim sayısının düştüğünü gösteriyor. Hastanelere kum torbası alınmadıysa resmen hekimsiz kaldık o kadar belli ki. Bir hasta, hasta yakını olma riski olan bir insan olarak, sağlık sistemindeki yetersizlikler ve hekimlerin uğradığı haksızlıklardan oldukça rahatsızım. Sağlık çalışanlarına ve özellikle doktorlara karşı "hakkınız ödenmez" dediler cidden de ödemiyorlar düşündükçe bu sektör içerisinde çalışan tanıdıklarıma üzülüyorum. Resmen alkışlarla uğurluyoruz ne acı. Ülke böyle böyle koca bir tımarhaneye dönerken psikiyatri doktorları daha iyi şartlarda çalışmak için Almanya'ya gidiyor. Bir gecede her türlü kararı alabilen meclis , hekimleri görmezden gelip ne can , ne de maddi güvenliğini sanki layığıyla sağlamış gibi , bir ülkeye hizmet veren tüm doktorları, tek hamlede gözden çıkartabildiği için hekimler istifa ediyor. Yeni doktorlar serada mı yetişecek sanıyoruz acaba? Gidenler gitti, kalan sağlar da gitmek üzere. Doktorsuz kalacağız dedik ve kaldık. Sanki hiç hastalanmayacakmışız gibi rest çektiğimiz, geçinemeyen, şiddet gören, halk gözünde itibarsızlaşan hekimler birer birer imzalarını atıp gidiyorlar.
Hayatta kalmak-yaşamak arasındaki farkı bilmeyen , hayatta kaldığı için şükretmeye alışmış bir topluma yaşamak diye muhteşem ötesi bir kavram olduğunu ve hayatta kalmanın ötesinde yaşamayı talep etmesi gerektiğini ve bunun en temel hakkı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Gelmişsin bilmem kaç küsür yaşına (yaşın olgunlukla bir alakası olduğunu düşünmüyorum) , etraftan haberin yok , sosyal medyayı takip etmiyorsun. Ben ne zorluklar çektim onlarda çeksin şükretsinler diye şükürden bahsediyorsun. Çocukların ve gençlerin hayallerine nankörlük gözüyle bakıyorsun , şükür mükür geçin artık cahilliğin adı ne zaman şükür oldu ?
Cehalet dediğimiz şey , eğitim durumuyla uzaktan yakından bir alakası yok (ailede verilen eğitim dışında). Bu gözler kadına gram değer vermeyen profesörler , erkekleri sürekli gömen beyaz yakalı insanlar gördü. Herkes üniversite okumak zorunda da değil. İnsan dediğimiz canlı sürekli değişim ve gelişim halinde şahsen 5 yıl sonra kendimi nerede görmek istiyorsam bugünümden başlamalıyım diye düşünüyorum. Yani benim şimdiki hayat görüşüm, okuduğum kitaplar , izlediğim dizi ve filmler , yaşam kalitem, muhatap olduğum insanlar vs benim 5 yıl sonra nasıl bir insan olacağımı belirleyen faktörlerden bir kaçı sadece. Çok şükür üniversite okuyabilecek imkanlara sahibim , ama sahip olmaya da bilirdim. Sahip olamasam (bir varsayım) işim de gücüm de olsa da , kendimi hep geliştirebilecek şeylerden alıkoymazdım kendimi. Cehalet , böyle bir zamanda en çok vizyonsuzluk-tek yönlü vizyon sahibi olmakla savaşını veriyor bence. Cahil insana "cahilsin" dediğimizde eğitim durumundan ziyade onun dünya görüşüne , yaşam kalitesine , kendisini geliştirememesine diyoruz aslında. Cehalet-cahilliğin vizyon denge problemlerinin çözülememesiyle sorunu var eğitim durumuyla değil.
Esas olarak düzensiz göçün ve denetimden uzak uygulamaların herkesin hayatını ve güvenliğini tehdit ettiğinin farkında mıyız? Yanlış politikalar sebebiyle aynı zamanda insani krizlerin baş gösterdiği ülkelerde cinsel kimlik ve cinsel yönelimleri sebebiyle her gün işkenceye, şiddet tehdidine ve insan onuruna yakışmayacak yaşam koşullarına maruz bırakıldığının farkında mıyız? Sığınmacılara ve mültecilere güvenli şartlarda yaşama ve çalışma imkanı tanınırken eğitim eksiklikleri, kültür farklılıkları ve cinsiyete dayalı şiddet tehlikesi gözetiliyor mu? Düzensiz göç devam ederken gerçek ihtiyaç sahipleri görülüyor mu? Güvenliğimizi ve özgürlüğümüzü tehdit eden her türlü düzenin son bulması dileğiyle.

Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun olan kölelerdir.
-Che Guevara




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...