Ana içeriğe atla

İÇ DÖKME SEANSI PARTİSİ

Son birkaç yıldır hayatımı etkileyen insanlara karşı , acaba çocukluktan beri tanıyor olsaydık birbirimizi nasıl bir hayatım olurdu ? kendimden büyük ya da küçük fark etmiyor bunları demekten kendimi alamıyorum. Son zamanlarda dilime pelesenk ettiğim "birlikte büyümek veya büyüdüğünü görmek" kavramı hayatımda baya yer etmiş durumda. Belki de kendi içimde bir şeylere geç kalmış olma hissine kapılarak böyle düşünüyorumdur. Belki de değer vermeye, samimiyetine inandığım, yakınlıklarıyla hayatıma iyiliklerle dokunduğunu hissettiğim insanlara karşı geç kaldığımı ve geç tanıştığımızı düşünüyorumdur. Belki de onca senenin çalışma yorgunluğuna, akademik kaygıyla birlikte girilen streslere, daha sayısız bir sürü şeylere yeterince tanıklık edememenin burukluğu vardır içimde bir yerlerde. 
2018'den sonra gerçekten de kaliteli, vizyon sahibi insanlarla tanıştığımı düşünüyorum. En azından cümlenin sonuna nokta koyar gibi küfür kullanmayan, küfürsüz iki kelimeyi bir araya getirebilen , empati seviyesi ve sohbet kalitesi yüksek insanlara denk geldiğimi düşünüyorum. O zamandan bu zamana , bir ara çok yakın olduğum ama nasıl koptuğumu bile hatırlamadığım insanlar, hayatıma girmiş bile olsa hayatımın belli dönemlerinde (eski-yeni) etkisini hissettiğim arkadaşlarımın başarılarıyla o kadar gururlanıyorum ki tarifi olmayan bir his bu. Duygusal bir pamuk olduğum için , insanların mezuniyet törenlerine gitmeyi kendime yasakladım. İstemsiz sanki ebeveynleri benmişim gibi duygusallık çöküyor , gözünüzdeki o ışıltı ve mesleğinize karşı o hevesleriniz hiç solmasın.
Cinsiyet fark etmiyor , biriyle iletişim kurduğum da konuştuğum konuların sadece karı-kız ve erkekler üzerine yorumlar yapılan görüşmeler bir süre sonra beni sıkıyor açıkçası. Düşünsene , uzun zamandır konuşma fırsatımız olmamış, hayatımızdaki sorunlardan az da olsa uzaklaşmak adına bir görüşme ayarlamışız full enerji gelmişsin, vakit ayırıp kıymet verip o kadar yol tepmişsin. Onca çabaya karşı görüşme de geçen tek konu "karşı tarafın flört ve aşk hayatı" anlatmasın demiyorum tabi ki konuşulacak böyle şeyler ama 3 saatlik görüşmenin 3 saate yakın bir zaman dilimini soluksuzca bu konuya ayırmak neden? Sürekli aynı şeylerden konuşunca kafamın içinde başka şeylere odaklanamayacak kadar meşgul ediliyorum ve bu adil değil. Görüşme bitimine yakın "Ee sen hiç anlatmadın ne var ne yok" diye sorulunca da "fırsat mı verdin?" dememek için zor tutuyorum kendimi. 
Bundan 5 sene öncesine kadar, çocukluğuma dair çoğu şeyi hatırlıyordum doğduğum-büyüdüğüm şehirlerde biriktirdiğim anılar, insanlarla geçirilen vakitler, fil hafızası derler ya hani, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordum. Çocukluğumda olan herhangi bir olayı, sadece kelimenin geçmesi bile yeterli oluyordu bir şeyleri anlatmam için sanki az önce yaşamışım gibi anlatırdım insanlara. Sonra o şehirden uzaklaştıkça, sanki o insanlarla ve o hislerle vedalaşmışım gibi, sanki o güzel zamanlarda iyi hisseden ben değilmişim gibi boşluğa bakar gibi bakıyorum. Çünkü hatırlamıyorum artık. Arada, sadece annemin anlattığı kadar hakimim artık olaylara. Öyle travmalarla geçirilen bir çocukluk değildi benimkisi, hatta travmamın olduğunu bile düşünmüyorum çocukluğuma dair, olsa hatırlardım. Belki de beynim nörolojik açıdan böyle koruyordur kendisini.
Travma dediğimiz şeyler sadece çocukluğumuzda olan, çocukluğumuzdan beri peşimizi bırakmayan olaylar değildir. Etkisi vardır, bu etki yadsınamaz da. Hayatımız sadece çocukluğumuzda eksik bırakıldığımız şeylerden oluşmaz ve bundan ibaret değiliz bence. Çocukluktan yetişkinliğe geçerken kurduğumuz iletişimler, akran zorbalıkları, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmlerin bizde bırakılan etkisi , eğitim hayatımızda etkisini hissettiğimiz insanlar ve onların davranışları say say bitmez. Yaş ilerledikçe kendi bilincimizin farkına vardığımızda çoğu travmalar beliriyor bazen de hayal kırıklıkları dahil oluyor. Bize yaşatılan ve dayatılan kötü şeyler nasıl travma oluşturuyorsa , yaşayamadığımız güzel şeyler de travma oluşturabilir. İçimde ukde kaldı dediğimiz şeyler aklımıza geldikçe içimizi buruk bırakan, yeri zaman da geldiğinde gülümseten o umutlarımız... düşününce tetiklenen bir şeyler varmış gibi hissediyorum.
Klişe de olsa , insanların beni hep olduğum gibi kabul etmesini saygı duymasını isterim. Kabul görmek, saygı duyulacaksa ben olduğum için olmalı ,bir başkasının hatırı ya da bir başkasının yakınıyım diye değil. Bir başkasının gölgesi altında diğer insanlarla iletişim kuruyor olmak, insanların seni sen olduğun için bile tanımaya değer bulmaması , tanıma çabası göstermemesi ve senin kendi içinde tabularını yıktığını bir şeyleri aştığını zannederken ,koca bir similasyonun içinde olduğunu fark etmen evlerden uzak , anlatırken bile sahte samimiyet zehirlenmesi yaşadım.Bir yığın insan arasında anlamlı bağlar kurduğunu zannederken, aslında hep yalnızlığın bir parçası olduğunu fark etmek de similasyona dahil. Bende isterdim , dünya benim etrafımda dönsün, en ufak bir kırgınlığım ya da kızgınlığımda gönlüm alınsın. Olaylara yüklediğim anlamlar kadar , insanlar da bana anlam yüklesin. Günlerce belki de yıllarca aklımı meşgul eden belirsizliklerin olduğu zamanlarda , insanların bana yaşattıkları tutarsızlıkların farkında bile olmadığını anladım. Kısaca herkes kendi hayatına yön vermek dışında ,diğer detaylarla ilgilenmiyor bile, aynı pencereden aynı manzaraya bakıyor olsanız bile aynı gökyüzünü resmedemiyorsunuz. Konuştuğumuz insanların, konuştukları konulara dahil bile değiliz. O yüzden ihtimaller arasında kendinizi darlamadan , kuruntularımızın kurbanı olmadığımız zamanları görmek dileğiyle.

Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir.” -Francis Bacon


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...