Ana içeriğe atla

PODCASTLEYEMEDİM

Işık hızıyla blog yazma işini hayatıma kattığım gibi podcaste de merak sarmıyor değilim. Zaten insan kendi kendine, konuşa konuşa, laf lafı açıyor sohbetin koyuluğu çayla yarışır hale geliyor. Belki de kendimizle yaptığımız sohbet hiçbiriyle dönmüyordur. Hele bir de tek yaşıyorsanız bu verimli aktiviteyle güne başlamak, kaçınılmaz oluyor. Çünkü, dışarı çıkmanın bile içinden gelmediği kendini eve kapattığın zamanlarda, tek yaşamanın bir getirisi olarak kendinle kalıyorsun. Eğer sağlam bir psikolojin ve içsel huzurun, yıkılmayan duvarların varsa bu süreci en hasarsız sürede atlatabiliyorsun. Kendinle bile konuşmazsan, kendi sesini bile unutabiliyor, insan kendi sesine de yabancı kalabilir mi? 

O yastığa kafamı koyuyorum, evet diyorum doğdu güneşim bir tık depresifleşiyorum kafamda kuruyorum güzel bir senaryo, sağlam bir çöküntü modumu yakalıyorum. Üstüne limonlu sirkeli suyla güne başlayarak olumlama yapmayı ihmal etmiyoruz tabi ki değil mi?  Ödüm kopuyor güneşi selamlamadan güne başlarım diye. Sirkadien ritminiz için erken uyanmak, sağlıklı ve düzenli bir hayatın ilk adımı olduğunu, günün en verimli saatlerini uyuyarak değil kendi günlük rutin işlerinizi tamamlamak için kullanmamız daha iyiymiş. Ben değil İsviçreli bilim insanları diyor bunu. Bilimsel olmayan hiçbir olguyu savunacak değiliz herhalde.

Sabahları Evka-3 metroya yürürken, bir kış mevsimi sevdalısı olarak, bu kışın bu kadar soğuk geçeceğini bende düşünmemiştim. Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz değil de, yediği kazıkları unutmaz desek daha doğru. Bana yapılanı asla unutmamakla birlikte bana yapılanı unutanı da asla unutmuyor oluşum. Akrep burcu etkili kişilerde bu daha fazla oluyormuş. Kesinlikle akrep burcu olduğumdan değil, hoş burçlara da inanmıyorum ama konumuz bu değil. Mevsimlerin böyle düzensiz şekilde yaşıyor oluşumuz bile küresel iklim değişikliğinin bir sonucu. Mesela, yaz günü sözde yaz yağmuru adı altında sevindiğimiz o yağmur bile ekosistemi ne kadar bozuyor? Ya da uzun süre yağış almayan bir yere yağmur yağdığında tabiri caizse bardaktan boşalırcasına yağması bile ciddi bir sorun aslında. Neyse bu gereksiz bilgilerle ne yaparsanız yapın :D Metrodan kampüse yürürken bu yazdığım şeyleri düşünmüyorum kesinlikle. Böyle böyle kendi kendime konuştuklarımı eklersem podcast yapımcılığına yeni bir soluk getirebilirim, bu zamana kadar metroya giderken kafamın içinde tavaf eden düşünceleri kaydetseydim şimdiye bir Deniz Dülgeroğlu olurdum herhalde.

Bir gece tek başına otururken taşlar yerine oturur. Sonra boşluğa dikersin gözlerini. Bilirsin bazı farkındalıklar üzer ama sonradan gelen farkındalık mahveder. Her şeyi, çok sonra fark etmenin vicdan azabı da eklendi mi üzerine misler gibi, sen de boşluğa bakmaya devam edersin. Tek oturduğun her gece, önce insanlarla olmanın daha keyifli olduğunu düşünüp hüzünlenir, sonra sohbete istemeden kulak misafiri olduğumda “iyi ki o masada değilim” diyorum. Bildiklerimizi tekrar etmekten başka hiçbir sözleri yok. Hikayeleri var, herkes gibi ama senaryoları yok. Bu biraz insanların sizin üzerinize yansıttığı izlenimlerle alakalı mesela duygusal olarak yeterince olgunlaşmamış, sürekli şikayet eden, her şeyde bir kusur arayan, eğlenirken bile kendini veremeyen, kendi olumsuzluğunu sürekli bize bulaştıran, mutsuzluktan beslenen insanlar var. Onlarla oluşan durumlarda hep suç bizde, koşullar hep onlarla elverişli. Onların sınırları hep korunaklı ama diğerlerinin sınırları hep ihlal edilebilir. Onlarla tartışmaların sonunda hissettirdiği hep aynı duygu: “ben neyi, niye anlatıyorum ki? nereye varmayı planladım ki? anlaşılmamak bu kadar netken bu çaba niye mesela? ” 

Aslında kendi içinde çok daha iyi bildiğin, kafanı kurcalayan "hep aynı duygularla aynı şeylerle" sınandığını zannettiğin şey var ya, insan dediğimiz canlı herhangi bir olay veya durum karşısında alması gereken o dersi almadığında dönüp dolaşıp o dersini almadığı aynı şeylerle sınanıyor. İçinizi tırmalayan ama bir türlü doğru şekilde doğru kişilere ifade edemediğiniz hisleriniz tarafından o kara deliğe sürükleniyoruz. Sonuçta kimseyi kendi tercihleri için suçlayamayız, kimse sınanmadığı günahın masumu olmadığı gibi. Ciddi ciddi bu düşüncenin başını ağrıtması diye bir şey var. Ortada fiziksel bir şey yok ama zihninde dönerken, o fikrin içeride bir şeyleri devirdiğini hissedebiliyorsun. Meseleleri mesele etmezsek ortada bir mesele kalmaz demek gibi halledebildiklerimizi kibrit kutusuyla cebimizde taşıyoruz, halledemediklerimiz dağ olup yolumuzu kesiyor.

Bazen bazı işler yolunda gitmez. Bazen yolunda gitmeyenler, yolunda gidenlerden fazlaymış gibi hissedilir. Bazı hikayelerin sonunu veya akış yönünü değiştiremeyiz. Bizim elimizle değişmeyecek iradeleri idare eden, iradelerdir genellikle.

Açmadığın dalda sözün geçer mi? Bu sözde adı dahi geçmeyen bir çiçek. Ve çiçek, açmadığı dala hükmedemez, kendi isteğiyle dokunamaz bile. İnsan, buğdayını biçip de ekmeğini yemediği, tam anlamıyla "oralı" olmadığı herhangi bir yerde, misafir sıfatıyla geriye yaslanıp rahatça dinlenme imkanı bulsa bile; orada her istediğini yapamaz, yaptıramaz. Farklı bir yönüyle dünyalar arasında anlamsızlıktan anlam bulan imkansız yolculuklar. Kopan bir çiçeği yeniden canlandırmak için; bu dünyadan göçen birisi hakkında karar verebilmek için; bu dünyanın doğuşuna tanıklık etmek, emek vermek, yani karar mekanizmasının içerisinde doğal olarak yer almış olmak gerekir. Değil çiçek, dal olmak, ağaç olmak dahi yetmez. Aynı anda hem ağaç, hem toprak, hem tohum, hem de yağmur olmak gerekir. Maalesef biz bu ağacın en güzel görünümlü, en süslü, ama en vazgeçilebilir parçalarından biriyiz. O halde canımızın yanması doğal, nefesimizin daralması da. Birilerinin ölümünü, dalından kopup toprağa karışmasını görmek. Bu sebepten, irade sorumluluğundan kurtulmuş hissetmek ve rahatlamak da gerekmez mi o halde? 

"İçimde göz kırpan küçük bir kuzey yıldızı vardı, yönümü onunla tayin eder, evimi onunla aydınlatırdım. O yıldız ne olduysa ışığını yitirdi. Kaybolmak, karanlıkta kalmak da sorun değil, o yıldıza bakmayı seviyordum. Ben de göz kırpardım ona bazen. Göz kırpmaktaki o masum çocukluğu bilirsin. Konuşuyorum öyle işte, boğulmadan hemen önceki nefes bu, başımı su üstünde tutmaya da çalışmıyorum içgüdüsel bir refleks de adına. Öfkelenme kimseye hele ki kendine. Kimse kimseyi bu hale getiremez. Vaziyetim benim eserimdir."


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...