Ana içeriğe atla

9 EKİM 2022



Birkaç gece önce (retro,metro, cart curt ne varsa) bilinçaltımın bana oyunlar oynadığı ve beni çok düşündüren bir rüya gördüm. Uyanıp, kendime geldiğimde, telefonu elime aldım. Normal şartlar altında sanki bilinçaltımın oynadığı oyunlar insanların çok umrundaymış gibi, rüyamda olan biteni yazmaya başlamadan zihnimde bir pencere açıldı. Milletin yaşadığı an’a kendi gündemimi havadan bırakmak. Ne kadar umurlarında olabilir ki? Benim gördüğüm rüyanın beni bu kadar etkilediği vs. bir de bunları birilerine anlatma ihtiyacı duyarak ya da anlattığımı varsayarak normalleştirmeye çalışıyorum. 

Gün içinde telefonuma sayısız dert, mutluluk, fikir, soru, kaygı, komiklik yağıyor. Yürüyüşe çıktım mesela, güneşli bir gün. Keyfim yerinde, kuş sesleri, sonbahar rüzgarı, zihnim başlamış akıtmaya meselelerini dinliyorum, düşünüyorum. Derken hop gökyüzünden bir soru düşüyor önüme. Cevaplayamadan başka bir problem. Çözmek için neler yapabiliriz bakayım diyemeden hop komikli video derken annemin aç mısın, yiyecek yemeğin var mı diye beliren tatlı varlığı.

Eskiden tüm bunlara maruz kalmadan önce buluşmak için saat belirlerdik. Derdik ki birbirimize, gel saat 14’te şu yerin önünde buluşalım. Herkes maruz kalacaklarına gönüllü olurdu. Birbirimizin derdini de, mutluluğunu da, rüyasını da dinlerdik. En değerli varlığımızı, dikkatimizi, hayata sunarken daha özenliydik. Şimdi her dakika eşimizin dostumuzun söyleyeceği her şeyi duymaya gönüllüyüz. Aynı şekilde ağzımıza ve aklımıza geleni onların anına bırakıp hayatımıza devam ediyoruz. Ne kendi hayatımızdayız, ne onların hayatında. Ne kendimize dönebiliyoruz, ne de (kelimenin tam anlamıyla) bir başkasına. Tanımlar şekil değiştiriyor. Mavi dünyaya yıldız tozu gibi saçılan bu insanlar, artık gri odalarda yaşıyorlar. Hep beraberiz ama kimse tam olarak orada değil. Derin bir mutsuzluk eşlik ediyor bu yeni dünyaya. Yavaş yavaş ellerini bağlıyor, beklemediğin anda beklemediğin sarsıntılara maruz bırakıyor seni. Başın dönüyor. Her an herkes için ulaşılabilir olmak müthiş bir yenilik gibi görünse de, ilişkilerin mavi dünya’dan silinerek gri odalara kapanmasının bir bedeli var. Daha çok düşünmek ve daha az hissetmek. Dünyanın büyülü varlığını da, birbirimizi de, kendimizi de daha az hissetmek.

Çok büyük hedeflerimiz var dünya insanları olarak. Evrenin derinliklerindeki hayatı keşfedeceğiz, okyanusların gizemini çözeceğiz, varoluşu anlamlandıracağız. Gün gelecek, yolumuz yıldızlara düşecek. Minimal senaryoda okuyup büyük adam (!) olacağız, çok güzel işlerde çalışıp büyük başarılara imza atacağız. Evler, arabalar alacağız, mutluluğun peşinde var gücümüzle koşacağız. Hikayenin sonunda yıldızlara uzanabilecek miyiz, bilinmez, mutluluğu yakalayabilecek miyiz? Bugün, bir değişiklik yapalım diyorum, dünyayı rahat bırakalım. Büyük adam olmayalım, okyanuslar gizemli kalsın. Bugün dünyayı kurtarmayalım, herkes kendi odasını toplasın. "Önce odanızı toplayın dünya'yı sonra düzeltirsiniz"

                                              

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...