Birkaç gece önce (retro,metro, cart curt ne varsa) bilinçaltımın bana oyunlar oynadığı ve beni çok düşündüren bir rüya gördüm. Uyanıp, kendime geldiğimde, telefonu elime aldım. Normal şartlar altında sanki bilinçaltımın oynadığı oyunlar insanların çok umrundaymış gibi, rüyamda olan biteni yazmaya başlamadan zihnimde bir pencere açıldı. Milletin yaşadığı an’a kendi gündemimi havadan bırakmak. Ne kadar umurlarında olabilir ki? Benim gördüğüm rüyanın beni bu kadar etkilediği vs. bir de bunları birilerine anlatma ihtiyacı duyarak ya da anlattığımı varsayarak normalleştirmeye çalışıyorum.
Gün içinde telefonuma sayısız dert, mutluluk, fikir, soru, kaygı, komiklik yağıyor. Yürüyüşe çıktım mesela, güneşli bir gün. Keyfim yerinde, kuş sesleri, sonbahar rüzgarı, zihnim başlamış akıtmaya meselelerini dinliyorum, düşünüyorum. Derken hop gökyüzünden bir soru düşüyor önüme. Cevaplayamadan başka bir problem. Çözmek için neler yapabiliriz bakayım diyemeden hop komikli video derken annemin aç mısın, yiyecek yemeğin var mı diye beliren tatlı varlığı.
Eskiden tüm bunlara maruz kalmadan önce buluşmak için saat belirlerdik. Derdik ki birbirimize, gel saat 14’te şu yerin önünde buluşalım. Herkes maruz kalacaklarına gönüllü olurdu. Birbirimizin derdini de, mutluluğunu da, rüyasını da dinlerdik. En değerli varlığımızı, dikkatimizi, hayata sunarken daha özenliydik. Şimdi her dakika eşimizin dostumuzun söyleyeceği her şeyi duymaya gönüllüyüz. Aynı şekilde ağzımıza ve aklımıza geleni onların anına bırakıp hayatımıza devam ediyoruz. Ne kendi hayatımızdayız, ne onların hayatında. Ne kendimize dönebiliyoruz, ne de (kelimenin tam anlamıyla) bir başkasına. Tanımlar şekil değiştiriyor. Mavi dünyaya yıldız tozu gibi saçılan bu insanlar, artık gri odalarda yaşıyorlar. Hep beraberiz ama kimse tam olarak orada değil. Derin bir mutsuzluk eşlik ediyor bu yeni dünyaya. Yavaş yavaş ellerini bağlıyor, beklemediğin anda beklemediğin sarsıntılara maruz bırakıyor seni. Başın dönüyor. Her an herkes için ulaşılabilir olmak müthiş bir yenilik gibi görünse de, ilişkilerin mavi dünya’dan silinerek gri odalara kapanmasının bir bedeli var. Daha çok düşünmek ve daha az hissetmek. Dünyanın büyülü varlığını da, birbirimizi de, kendimizi de daha az hissetmek.
Çok büyük hedeflerimiz var dünya insanları olarak. Evrenin derinliklerindeki hayatı keşfedeceğiz, okyanusların gizemini çözeceğiz, varoluşu anlamlandıracağız. Gün gelecek, yolumuz yıldızlara düşecek. Minimal senaryoda okuyup büyük adam (!) olacağız, çok güzel işlerde çalışıp büyük başarılara imza atacağız. Evler, arabalar alacağız, mutluluğun peşinde var gücümüzle koşacağız. Hikayenin sonunda yıldızlara uzanabilecek miyiz, bilinmez, mutluluğu yakalayabilecek miyiz? Bugün, bir değişiklik yapalım diyorum, dünyayı rahat bırakalım. Büyük adam olmayalım, okyanuslar gizemli kalsın. Bugün dünyayı kurtarmayalım, herkes kendi odasını toplasın. "Önce odanızı toplayın dünya'yı sonra düzeltirsiniz"

Yorumlar
Yorum Gönder