Kendinde bir şeyleri değiştirdiğinde ve değişim sürecinin hayat boyu devam edebileceğini idrak ettiğinde, aynı döngüde kalmayı, yerinde saymayı potansiyelin için kayıp olarak görüyorsun. Alman gereken dersi alana kadar aynı döngüde kalmayı reddediyor ve potansiyelini boşa harcamayı kabul etmiyorsun. Hak ettiğin hayatı inşa edebilmek için yola koyuluyorsun. Bu yolda hayatın genel olarak kendi halinde, sakin bir şekilde ilerlese de değişimi kabul ediyorsun. Sonuçta kimseye hayat boyu aynı kişi olarak kalma, anlayışlı olma gibi bir borcun yok. Hiçbir dönüm noktanı paylaşmayan, birlikte anı biriktirmekten aciz, sınır çizip anlayışlı olmayı reddettiğinde iletişimi bir lütuf gibi görenlere hele hiç borcun yok.
"Sınırların sana arkadaşlarını ya da aile üyelerini kaybettirmez, sınırların sana hayatındaki duygusal istismarcıları, ben merkezci narsistleri kaybettirir. Sağlıklı sınırlara sahip olmak, insanlara "hayır" diyebilmenin çok ötesinde."
"Son bir kez yüzleşsem ya öfkesi" diye bir gerçek var. Çünkü idealize ettiğin potansiyel profilinin "bir idealize masalından" ibaret olduğunu henüz kabullenemedin. Son bir umutla anlaşılmak, içinde kalanları, sana yapılanları, seni ne hale getirdiğini anlatmak istiyorsun. Sana yapılan şeyler sonucunda dönüştüğün kimlikten memnun değilsin. Aynı gönül penceresinden bakmadığın gibi, verdiğin değeri alamadığında gördüğün değeri vermekte de bir sakınca görmüyorsun. İçinde sürekli o adaletsiz ve haksız hissettiren yüzleşmeyi yaparken buluyorsun kendini, öfkenin muhatabına karşı. Birinin çabasızlığına kırgın kalmak istemiyorsun. Aslında öfkenin muhatabına karşı bunları hak etmediğini söyleyerek sadece pişman olduğunu görmek istiyorsun. Çabaların ve duyguların bir karşılığı olabileceği gibi, aynı gönül penceresini tek başına tekrar açarak, öfkenin de bir karşılığı muhatabı olsun istiyorsun. Öfken, sevgi dilinin pasif direnişidir ve sevgiyi gerçek kılan şey mücadeledir. Sevdiklerini kadere bırakamazsın. O kişiyle hayalini kurduğun o konuşma gerçekleşmeyecek, istediğin gibi pişmanlıklar yaşamayacak. Son bir kez dediğin tüm iletişim evrelerinde aslında aynı döngüde defalarca nasıl hissettiğini anlatmaya çalıştın. Karşı tarafın gönül penceresinde bir karşılığı var mıydı peki? Şüpheli.
"İnsan insanı rezil de eder, vezir de." Hiçbir sevginin, saygının, kurulan bağların ve maddi manevi bazı şeylerin koşulsuz şekilde, sanki geri kalan hayatında hep bu insanlar olacakmış gibi yıkılmaz sandığın duvarın altında kalmışsın hissiyatı. Diğer bir deyişle, insan insana değil yüklediği beklentilere ve olabilecekken elinden alınanlara öfkeleniyormuş. Tuttum derken düşürülenlere gözü dalıyor, aldım derken avcunun boş kaldığı o şeylerde anlam arayarak kendini mahvediyormuş.
Birinin üzüntüne nasıl tepki verdiği, onun zihninde nasıl bir konumda olduğuna dair çok şey söyler. Hatta o kişinin kafasındaki yerini belirler bu tepki. Karşılığı yoksa ve gönül gözü kapalıysa insanın içindeki burukluk asıl o zaman başlar. Gerçek bir acıya karşı, yanında elini sevgiyle tutan biri varsa dondurucuya saklanır. Tek başına olman bazen o ilgi ihanetinden iyidir.
Aynı duygusal müsaitlikte olmayabilirsiniz belki. Bağların kopması daha sağlıklı olabilecekken aynı yerde sürekli aynı döngüde kalmak, kendini kendine kanıtlama yarışında kendini sevilmeye değer olduğunu kanıtlamak için mi seni seçmesini bekliyorsun? Hikayenin sonunda, kendini ve geleceğini seçerek yaşadığın o döngüyü kırman dileğiyle.

Yorumlar
Yorum Gönder