Ana içeriğe atla

ÖFKENİN MUHATTABI


Kendinde bir şeyleri değiştirdiğinde ve değişim sürecinin hayat boyu devam edebileceğini idrak ettiğinde, aynı döngüde kalmayı, yerinde saymayı potansiyelin için kayıp olarak görüyorsun. Alman gereken dersi alana kadar aynı döngüde kalmayı reddediyor ve potansiyelini boşa harcamayı kabul etmiyorsun. Hak ettiğin hayatı inşa edebilmek için yola koyuluyorsun. Bu yolda hayatın genel olarak kendi halinde, sakin bir şekilde ilerlese de değişimi kabul ediyorsun. Sonuçta kimseye hayat boyu aynı kişi olarak kalma, anlayışlı olma gibi bir borcun yok. Hiçbir dönüm noktanı paylaşmayan, birlikte anı biriktirmekten aciz, sınır çizip anlayışlı olmayı reddettiğinde iletişimi bir lütuf gibi görenlere hele hiç borcun yok.

"Sınırların sana arkadaşlarını ya da aile üyelerini kaybettirmez, sınırların sana hayatındaki duygusal istismarcıları, ben merkezci narsistleri kaybettirir. Sağlıklı sınırlara sahip olmak, insanlara "hayır" diyebilmenin çok ötesinde."

"Son bir kez yüzleşsem ya öfkesi" diye bir gerçek var. Çünkü idealize ettiğin potansiyel profilinin "bir idealize masalından" ibaret olduğunu henüz kabullenemedin. Son bir umutla anlaşılmak, içinde kalanları, sana yapılanları, seni ne hale getirdiğini anlatmak istiyorsun. Sana yapılan şeyler sonucunda dönüştüğün kimlikten memnun değilsin. Aynı gönül penceresinden bakmadığın gibi, verdiğin değeri alamadığında gördüğün değeri vermekte de bir sakınca görmüyorsun. İçinde sürekli o adaletsiz ve haksız hissettiren yüzleşmeyi yaparken buluyorsun kendini, öfkenin muhatabına karşı. Birinin çabasızlığına kırgın kalmak istemiyorsun. Aslında öfkenin muhatabına karşı bunları hak etmediğini söyleyerek sadece pişman olduğunu görmek istiyorsun. Çabaların ve duyguların bir karşılığı olabileceği gibi, aynı gönül penceresini tek başına tekrar açarak, öfkenin de bir karşılığı muhatabı olsun istiyorsun. Öfken, sevgi dilinin pasif direnişidir ve sevgiyi gerçek kılan şey mücadeledir. Sevdiklerini kadere bırakamazsın. O kişiyle hayalini kurduğun o konuşma gerçekleşmeyecek, istediğin gibi pişmanlıklar yaşamayacak. Son bir kez dediğin tüm iletişim evrelerinde aslında aynı döngüde defalarca nasıl hissettiğini anlatmaya çalıştın. Karşı tarafın gönül penceresinde bir karşılığı var mıydı peki? Şüpheli.

"İnsan insanı rezil de eder, vezir de." Hiçbir sevginin, saygının, kurulan bağların ve maddi manevi bazı şeylerin koşulsuz şekilde, sanki geri kalan hayatında hep bu insanlar olacakmış gibi yıkılmaz sandığın duvarın altında kalmışsın hissiyatı. Diğer bir deyişle, insan insana değil yüklediği beklentilere ve olabilecekken elinden alınanlara öfkeleniyormuş. Tuttum derken düşürülenlere gözü dalıyor, aldım derken avcunun boş kaldığı o şeylerde anlam arayarak kendini mahvediyormuş.

Birinin üzüntüne nasıl tepki verdiği, onun zihninde nasıl bir konumda olduğuna dair çok şey söyler. Hatta o kişinin kafasındaki yerini belirler bu tepki. Karşılığı yoksa ve gönül gözü kapalıysa insanın içindeki burukluk asıl o zaman başlar. Gerçek bir acıya karşı, yanında elini sevgiyle tutan biri varsa dondurucuya saklanır. Tek başına olman bazen o ilgi ihanetinden iyidir.

Aynı duygusal müsaitlikte olmayabilirsiniz belki. Bağların kopması daha sağlıklı olabilecekken aynı yerde sürekli aynı döngüde kalmak, kendini kendine kanıtlama yarışında kendini sevilmeye değer olduğunu kanıtlamak için mi seni seçmesini bekliyorsun? Hikayenin sonunda, kendini ve geleceğini seçerek yaşadığın o döngüyü kırman dileğiyle.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...