Ana içeriğe atla

Dünya Sergisi




Bu yazıyı bir şeyler yolunda gitsin diye değil, yolun kendisiyle temas kurabildiğim nadir anlardan birinde yazıyorum; çünkü bazı dönemler vardır, ne tam başlamıştır ne de bitmiştir ve insan o arada kalmışlıkta kendini açıklamak ister ama kelimeler aceleye gelmez—benimki de tam olarak öyle bir zaman. 

Geçen yıl bu zamanlar yine hayallerimi vision board'a asıyordum; iyi bir yönetici,verimli çalışma ortamı,destekleyici proje ortakları, uzun vadeli bir çalışma düzeni diliyordum ama bugün daha net görüyorum ki ben aslında hep sürdürülebilir bir hayat istedim, sadece çalışmak değil, kök salmak istedim.Bazı kapılar insan kapattığı için değil, zamanı dolduğu için kapanır ve benim hikâyemde de olan buydu. İşten ayrıldım—ayrıldım demek kolay ama içimde olan biteni tek kelimeyle anlatmıyor; beni zorlayan şey bir şeyin bitmesi değil, emek verdiğim bir sürecin ben hazırken elimden alınmış olmasıydı, bu yüzden bazen “ekmeğimle oynandı” diyorum ama bunu bir sitem değil, bir eşik cümlesi olarak kuruyorum. İlginçtir, tam da bu noktada içimde beklemediğim bir teslimiyet belirdi: Elimden geleni yaptıysam, bundan sonrası benim kontrolümde olmayabilirdi ve bu düşünce beni tembelleştirmedi, aksine yapılacakları tamamladığımda durabilme cesareti verdi. beklemek zor bir fiil ama beklemekle beklenmek arasında büyük fark var, ben beklenmeyi değil sürecin olgunlaşmasını bekliyorum. 

Kalbinin ekmeğini yiyenler, kalplerini suistimal etmeyenlerdir. Kalbi açık tutmakla kalbi herkesin ayak bastığı bir yere dönüştürmek arasında ciddi bir fark var ve bunu ayırt etmeyi öğrenmek, büyümenin en sessiz ama en sert aşamalarından biri. Bazen diyorum ki eğer bu ayrılık şimdi olduysa, beni bir sonraki adıma hazırlayan bir tarafı vardır; belki ben hazırdım ama zemin değildi ya da zemin hazırdı ama ben daha fazlasını talep edecek kadar net değildim. Bu yazıyı bir umut manifestosu gibi okumak istemem; bu daha çok bir iç denge notu, kendime bir hatırlatma: Güvenmek hiçbir şey yapmamak değildir, güvenmek yaptıklarının arkasında durup sonucunu zorlamamaktır. 

Ve belki de bu yıl bana şunu öğretti: Hayat, kalbini sürekli açıklayanları değil; kalbini tanıyıp sınır çizebilenleri ileri taşır. Her kapının kapanışı kayıp değildir, bazıları seni daha küçük odalarda sıkışmaktan kurtarır. Artık oldurmaya çalışmıyorum, ikna etmiyorum, kendimi anlatmak için fazladan cümle kurmuyorum. Çünkü biliyorum: Zamanı dolan hiçbir şeyde ısrar etmek kader değildir, alışkanlıktır. Ben alışkanlıklarımı değil, yönümü değiştiriyorum. Ve bu defa kimseye ispatım yok—kendim hariç.

Görmeyi öğrendiğinde dünyan sergiye dönüşüyor ✨️

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...