Ana içeriğe atla

KURUMSAL HAYAT DA BİR ÇEŞİT KARDİYO SAYILIR



Değişimin bu yönde oluşuna uzun zamandır tanık olmamıştım. Bugün şunu fark ediyorum: Bu bir çöküş dönemi değil, bu bir yeniden ayağa kalkma dönemi. Çok istediğim bir alanda çalışma fırsatı bulduğum, uğruna 2025 vision board’umu neredeyse üzerine yapacağım bir sektöre giriş yapmıştım ki, işe gittiğim her gün (tamamen firmayla olan sorunlar nedeniyle) “hava tam istifa etmelik” diye diye, entelektüel şakalarımla psikolojik dayanıklılığımı sağlamaya çalıştığım bir süreçten geçtim. Firmada en fazla bu kadar hayatta kalabiliyordum. Evet, bazı istifalar iyileştirir ve bazen kariyerin temizlenmesi de sağlıktır. 💗

İş tarafında bu yıl bana “çalışkanlık” değil, konum öğretildi. Elinden geleni yaptığın halde korunmadığın, şeffaf olduğun halde cezalandırıldığın, iyi niyetinin maliyet kalemi olarak görüldüğü bir yapıdan çıktım. Bu bir başarısızlık değildi. Bu, kurumsal romantizmin bitişiydi. 2025’te şunu öğrendim: Emek tek başına güvence değildir. Şirketler kişisel ahlaka göre değil, yapısal çıkarla hareket eder. “İyi çalışan” olmak, “güvende olan” olmak değildir. 

O günden beri hayatım dramatik bir biçimde değişmedi ama tonu değişti. Uykum biraz kaydı, evet; ama iştahım azaldı. Eskisi gibi yeme ataklarım yok. Kahveyi biraz fazla içiyorum ama bu da şu anki ritmin bir parçası.Instagram konusuna gelirsek, Instagram’ımı kapattım. Bu bir kaçış değil, bilinçli bir izolasyon. Kendimi kıyas psikolojisinden çıkarmak için yaptığım sağlıklı bir adım. Çünkü herkesin bilirkişi olduğu o Reels kalabalıklığına tahammülüm kalmadı. Ve fark ettim ki kapattıktan sonra “geç kaldım” hissi de gitti; çünkü kıyas yoksa panik de yok.

Mesele iş ya da kariyer de değil. İzmir’deyim ve burada çok emeğim var. Tutunacak, kök salacak bir dalım yok. Sosyal olarak da şunu net bir şekilde hissediyorum ki artık özensiz ilişkilere tahammülüm yok. On gün önceden plan yapılıp hala ses çıkmıyorsa, buluşma günü sabahı mesaj atılıyorsa, kararsızlıklarla “bakarız”larla beni bekletiyorlarsa, ben gitmiyorum. Bu bir küslük değil, bu bir seçim. Kalabalık istemiyorum; netlik istiyorum, niyet istiyorum.

Ve evet, kurgusal karakterim Cherub var. “Sen olsan dokunur muydu böyle yalnız kalmak?” diyorum. Muhtemelen hayır. Ama bu, onun doğru kişi olduğu anlamına gelmiyor. Aslında Cherub’ı değil; merak edilmenin, sorulmanın, birine yaslanabilmenin somutlaşmış halini özlüyorum. Birinin varlığının yalnızlığı hafiflettiği hali… Bu duygular; işten çıkarılmanın, sosyal geri çekilmenin ve belirsizliğin üst üste gelmesinden besleniyor. Bu bir gerçeği çarpıtma hali değil; bir geçiş hali.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...