Ana içeriğe atla

PARILDAMAYI ÖĞRETİYORUM


Kendime temas ettiğim bir yerden yazıyorum.Bu bir dökülme değil; bu bir ayar çekme hali. Kendime, hayata ve beklenti kavramına. İş arama sürecimin göz dolduran o günleri biraz erken geldi bu sefer. 25 gündür iş arama sürecim bu sefer bir öncekinden daha stratejik şekilde ilerliyor. Henüz telefonum çalmadı ama olsun.Şu anda “neden olmuyor?” noktasında değilim; “olan şeyler beni neden tatmin etmiyor?” eşiğindeyim. Bu iki yer aynı değil.Telefonun çalmamasını inkar etmiyorum ama buna kimlik anlamı yüklemiyorum. Eskiden “seçilmedim = yeterli değilim” denklemi kuran biri olarak, şimdi “henüz temas etmedi” diyebiliyorum.Bu sefer o ışıklı ve güzel günlere yakın olduğumu biliyorum. 

Başıma gelen iyi kötü tüm anılarımı kendimi kurban ya da mağdur bir yerden çıkarımlar yapmadığımı söylemeliyim. Artık kamu spotu gibi bir şey oldu bu. Hep iyi olmak, iyi olmanın sınırlarını koruyamadığımı düşünüyorum. İyiyim ama tercih edilmiyorum. İyi çalışıyorum ama başarılı olamıyorum. Hayatımın bir sonraki bölümünün heyecanıyla yanıp tutuşurken uğruna fedakarlık yaptığım o evre bu muydu? Yani bu kadar mıydı? Ne oldu şimdi bu da oldu. Hep daha fazla. Daha fazla olanın gözümdeki o mükemmelliğini anlatamam. 

“İyiyim ama tercih edilmiyorum” cümlesi her şeyin merkezi. Çünkü burada ilk defa şunu görüyorum: İyi olmak piyasa değeri olan bir şey değil; bir karakter niteliği. Tercih edilmek ise çoğu zaman bağlam, zamanlama ve çıkar matematiği. İyi olmak beni otomatik olarak seçilen yapmıyor ama kötü olmamak beni kendimle kalabilir yapıyor.

İnsani ve ahlaki değerler açısından hiç de mütevazı olamayacağım şekilde kendimi iyi yetiştirdiğimi düşünüyorum. Fark ettiyseniz "yetiştirdiğim" diyorum. Bir nevi kendi kendimin ebeveyni ya da çocukken ihtiyaç duyduğum o yetişkinin artık direksiyonun tamamen bende olduğunu yaşayarak öğreniyorum. İyi yetiştirmişim kendimi.Beni yetiştiren ebeveynlerime karşı herhangi bir suçlama ya da öfkem yok. Çünkü kendimi yetiştirecek o sorumluluğu kimsenin vicdanına ya da iyi olma haline bırakmamışım. Yetişkinlikte ise etrafını birden evli, çocuklu insanlar sardığı için onların çocuklarına tutumları, olmuş oldukları ebeveynlik halini iyi sahiplenmeleri, daha sayısız destekleyici örneklerle aslında ben de o çocukların yaşındayken ne kadar yanlış ve eksik yetiştirildiğimi fark ediyorum. 

“Kendimi yetiştirdim” dediğim yer bir övgü değil, bir hayatta kalma becerisinin kabulü. Kimseyi suçlamadan, boşlukları romantize etmeden “biri yapmadı, ben yaptım” diyebilmek bu aynı zamanda şunu da kabul etmek demek: Artık kimseye borçlu değilim, ama kimseyi kurtarmak zorunda da değilim. İyi olmaktan vazgeçmedim ama iyi olmanın otomatik olarak karşılık göreceğine olan inancımı kaybettim. Çünkü bu, dünyaya dair kurduğun ahlaki sözleşmenin tek taraflı feshi gibi bir şey. 

Sessiz, sakin, içine kapanık geçen çocukluk dönemlerine yetişkinlikte bu versiyon görünmez modele dönüşüyor. Sessiz ve içine kapanık insanların gözlem ve analiz etme yeteneğini çok da hafife almayın derim.Çocuklukta sessiz olanların yetişkinlikte kelimelere tutunması tesadüf değil. Yazmak benim için bir ifade biçimi değil; bir var olma hâli. O yüzden “ne zaman yaşayacağım?” sorusu aslında “ne zaman kelimelerin dışına taşacağım?” sorusu. Kendi iç adaletimi sorguladığım zamanlardayım. Kimse sınanmadığı günahın masumu olmadığı gibi, kimse yaşattığını yaşamadan ölmesin istiyorum. Aynı döngülerden o kadar bıktım ki istediğim şeylerin bile bana çok şey istiyormuşum gibi hissettirmesinden, sürekli yürüyen su damlası gibi gözlerimi doldurmaktan, ben ne zaman izlemeye değil de yaşıyormuşum gibi hissedeceğim.

"Sabır, yanlış sistemlerde erdem değildir.
Sadece sessiz bir gecikmedir."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CHERUB 👼

Cherub: İbranice kökenli (kerubi) Tevrat’ta, İncil’de Tanrı’nın tahtının hemen yakınında yer alan yüksek mertebeli melekler. Rönesans tablolarında ise melek yüzlü çocuk figürleri. Masumiyetin, korunmanın ve sevginin simgesi. Yani, kısa kesmek gerekirse, hayatın “düşerken bile zarif” hali. Sana hiçbir zaman söyleyemediklerim var ama artık söylemem gerekenleri, sen duymasan bile ben duymalıyım. Bu satırları sana değil, içimde sana ayrılmış o sessiz ama derin yere yazıyorum. Her tanışıklığın bir veda anlamı taşıdığı yaşlarda, bazen bir randevudan ibarettir insanın günü ben sana yetişmeye çalışırım. Bazen hayat bir oyuncak dükkanına benziyor. Rengarenk, çocukluğuna seslenen, her rafında umutla gülümseyen bir hayal gibi ama o dükkandan çıktığında elinde taşıdığın şey aslında en kırılgan halin oluyor. Çocukken dokunamadığın o en üst raftaki oyuncaklar gibi; büyüyorsun ama hala uzanamıyorsun. Ve evet, hala uzanmak istiyorsun.  O gün, o Toyzz Shop’un önünden geçerken içimde tuhaf bir kıpır...

İÇ DÖKME SEANSI: AİDİYET VE REKABET

Hayatta kalabilmenin canlılık özelliklerinden olan adaptasyon ve rekabet.  Adaptasyon, aitlik, var olabilmek, var olduğun yerde kabulünün onay arayışı; bir yere uyum sağlamanın oraya ait olduğunu göstermediği gerçeği. Bu biraz da kabul görme,onaylanma kaygısına kapılmadan ne kadar kendin olabildiğinle alakalı bir durum. Aidiyet duygusunun içinde bıraktığı o boşluğun peşinden şehirden şehre taşınmak, bu duygunun bıraktığı boşluğu tamamlamaya çalışmak. Nasıl olsa buraya aidiyet duygum yok deyip bağını kolaylıkla koparabileceğin, kendin gibi zayıf bağlar kurabileceğin insanlarla anlamlı bağlar kurabileceğini sanmak. Sonrasında "Ben neden aynı insanlarla aynı döngüde sınanıyorum?" diye diye sihirli değnek beklemek. Aslında tamamlamaya çalıştığın şey, ne şehirden şehre taşınmak ne de uyum sağlamak. Kendinle olan ilişkinin yansımasını bir boşluk metaforunda görüyorsun ve kendin bu boşlukta sorumluluk almayı kabullenmedikçe, bu boşluğun peşinden savrularak geçip giden yıllar olduğ...

GERÇEKLİK OLGUSUNA BİR İÇ ÇEKİŞ

Kendi hayatımda "gerçeklik olgumu" sorguladığım ve gerçeğe en yakın hissettiğim şeylerin çarpışması sonucu yine overthinkistan'a yapılan o yolculuk. İletişim çeşitleri arttıkça, insan ilişkilerinin kalitesi de azalıyor.Çünkü seçenek çok, bir tıkla daha iyisi daha güzeli hep var.Taktik var.Kurmaya çalıştığın bağlarda, eğer aradığın şey taktik ve kısa süreli heyecanlar ise bu oyunlar belki bu taktikler işine yarayacaktır.Bu taktikler döngüsü, benim gerçekliğimle (gerçeklik olgum) baya zıt kutuplarda.Peki ya benim gerçekliğim ve bu olguya en yakın hissettiğim şeyler tam olarak neydi? İçimde var olan o boşluğu koca bir çöp yığınıyla çürüten aradığım şey neydi? Kendi içime dönüyorum,bugüne kadar kurduğum yakınlıklarda ne kadar kendim olmayı başarabildim? Taktiksiz,dik başlı,asi ve bir o kadar da dümdüz biri olmanın getirdiği şeylerin sonunda da çoğu şeyin yüzeysel kaldığı bağ kuramama sorunlarına çıktığını düşünürsek, neydi benim gerçeklik olgum? Benim gerçeklik olgum, gerçek...